Sessizlikten bildik her şeyi, çok soru sormadan anlar, daha olmadı anlamış gibi yapardık. Konuşmaktan sıkılır, bazen de utanırdık ilk zamanlarda, ne zordu kendimizi açığa çıkaracak bir cümle sarfetmek; karşımızdakine, yanımızda yürüyene, , kalbimizi ezen ağırlığın kalkmasını belki mümkün kılacak yanıtı doğuracak soruyu sormak için ne çok adrenalin harcardık, çoğu zaman bir bahane bulup geçiştirirdik konuşmayı, bahanelere bayılıyorduk elbette, ama sormak ve iyileşmek için kıvranıyorduk bir yandan, oysa sonunda sorabildiğimizde bile değişen bir şey olmuyordu çoğunca, hangi soru yanıtını bulabilmiş ki bugüne dek diye sormadan edemiyor ve sorulardan ve yanıtlarını aramaktan hala kurtulamamış olduğumuzu görerek kendimize gülüyorduk, iyi geliyordu gülmek. Söyleneni anlamadığımızdan süpheleniyorduk bazen, suçu kendimizde arayacak kadar iyi niyetliydik belli ki, bunu aymazlık olduğunu anlamamız biraz uzun sürdü, yani şüpheden şüphe duymayı akıl etmemiz, ama sonunda başardık tabi. Herkes kendi sözcüklerini kullanıyordu konuşurken, herkesin çöreklenmiş olduğu anlam deposu farklıydı, makbuzlar aynı olsa da. Onun da ötesinde, sözcükler kirletiyordu. Ketumluktan suçlanmaktan iyice bıktığımız günlerdi, böyle bir dönemimizde olmuştu gençliğimizde, yarım-ağır bir açımlama – sese dökme harekatına girişmiştik, yazıyla da yetinmez olmuştuk. Kim neyi nasıl anladı bilmiyoruz şimdi, bilinmez de. Arada sırada yakalanan ipuçlarıdır ancak, bazen çakarlar, bazen çakmazlar; hiç anlatmasadydık da olurmuş dedirtti bu yakaladıklarımız bize zaman zaman, ağır bir olası ya da gerçek hatayı düzelttiğimiz de oldu gerçi, ama toplama çizgisini çektik, kaçınılmaz bir hareketti bu çünkü hesap adamıydık, tartmayı ve ölçüp biçmeyi, en önemlisi de karşılaştırmayı severdik, çizginin altındaki hanelere yazılan sayılar ikna edici bir ağırlık taşıyamadı bizim için, dinimizi değiştirmedik. Güzel sayılabilecek, en azından özlem dolu bir sevişmenin ardından her şey konuşulabilir sanıyorduk bir ara, ki artık çok sevişmiş, çok susmuş ve yeterince konuşmuş durumdaydık, yine de karşımıza dikilen tırnaklar ve iki adacığın, geçici bir süre birbirine dokunmuş iki kara parçasının yeniden ve hızla birbirinden uzaklaşması irkiltebilmişti bizi, hiddetlenmiştik, hiçbir şey temiz kalmıyordu işte, yaşananlar sözün boyunduruğunda hemen can veriyor, renklerini üzerlerinden atıp duyuşsuz bir bozluğa bürünüyordu, hayata ihanet etmekti bu, başka bir şey değil. Hikaye etme edimi de hayattan kaynaklandığında onu tanınmaz hale getiriyordu, anlatılan şeyin “hakiki” olmaması, yaşanmamış olması, kişisel deneyimlerden olabildiğince uzak durması şarttı, ancak bu şekilde “hakikate” ulaşılabilirdi, yazı ve söz, yani dil, ancak yan gözle, belli etmeden bakarsa ulaşabilirdi sahici olana, dümdüz baktığında ve teşrih masasının çıplaklığıyla övündüğünde, gördüğünü sandığı ve gösterdiği şeyle, gerçekte gördüğü ve aslında göstermesi gereken şey arasında büyük bir fark çıkıyordu ortaya. Bu durumda belki de yapılabilecek en iyi şey, sözden tümüyle uzak durmak, sözü söze kırdırmaktan vazgeçmekti. Bir tür korunma yöntemi olduğunu düşünmüştük bunun ilkin, karşılaştırılmaktan, dolayısıyla yenik ilan edilme olasılığından korkan ürkek ve çelimsiz ruhların kendilerini korumak için er meydanını hükümsüz ilan etme çabaları değil miydi bütün bunlar, sözü billurlaştırmayı beceremeyenlerin, bulanıklığa, belirsizliğe övgüsü… susmayı bilen, susmayı becerebilen insanlarla tanışana, onların sanatını kapana dek sürdü bu. Bir sonraki aşama, “sanat” saydığımız şeyin aslında “doğa” olduğunu anlamaktı. Sözü sözden arındırmak olduğunu anladık amacımızın, sözden sözü çıkarmak ve söze ulaşmak, herhangi bir matematiğe tekabül ediyor muydu bu, ediyordu elbette, sıfır, sıfır, sıfır: bağladığı noktaya dönme, kusursuz bir eş-uzaklık, sonsuzluk. Bundan aşkın bir amaç olamayacağını anladık, hemen anladık; doğru yolda olmanın bilgisi kavurmaya başladı bizi. Susayazdık. Gün geldi, sessizlikten bildik her şeyi.
***
Keşke her şey bu kadar basit ve kişisel olsaydı; keşke binlerce yıllık çabanın ağırlığı ve bir dünya dolusu canlının, anılarının ve umutlarının sorumluluğu üstümüzde olmasaydı.