td { font-family: "Trebuchet MS"; tahoma, tahoma, sans-serif; font-size: 9pt; line-height: 1.7; color: #DDDDDD; } td.title { border-bottom: 1px dashed #333333; } td.leftside { padding: 10px; padding-left: 0px; text-align: justify; } td.rightside { padding: 10px; border-left: 1px dashed #333333; line-height: normal; } td.eyes { padding-left: 10px; padding-bottom: 3px; } div.avatar { float: left; margin: 5px; margin-left: 0px; margin-bottom: 0px; } h2 { font-family: "Trebuchet MS"; verdana, arial, sans-serif; font-size: 20pt; color: #FFFFFF; margin-bottom: 12px; } h3 { font-family: "Trebuchet MS"; verdana, arial, sans-serif; font-size: 10pt; color: #FFFFFF; margin-bottom: 2px; } font.gray { color: #777777; } div.author { margin-top: 3px; margin-bottom: 6px; } a:link { color: #EEEEEE; } a:visited { color: #EEEEEE; } a:hover { color: #6699FF; }




yarın cennet olacak...



11/5/2009 - oyun imparatorluğu.

Sessizlikten bildik her şeyi, çok soru sormadan anlar, daha olmadı anlamış gibi yapardık. Konuşmaktan sıkılır,
bazen de utanırdık ilk zamanlarda, ne zordu kendimizi açığa çıkaracak bir cümle sarfetmek; karşımızdakine,
yanımızda yürüyene, , kalbimizi ezen ağırlığın kalkmasını belki mümkün kılacak yanıtı doğuracak soruyu sormak
için ne çok adrenalin harcardık, çoğu zaman bir bahane bulup geçiştirirdik konuşmayı, bahanelere bayılıyorduk
elbette, ama sormak ve iyileşmek için kıvranıyorduk bir yandan, oysa sonunda sorabildiğimizde bile değişen
bir şey olmuyordu çoğunca, hangi soru yanıtını bulabilmiş ki bugüne dek diye sormadan edemiyor ve sorulardan
ve yanıtlarını aramaktan hala kurtulamamış olduğumuzu görerek kendimize gülüyorduk, iyi geliyordu gülmek.
Söyleneni anlamadığımızdan süpheleniyorduk bazen, suçu kendimizde arayacak kadar iyi niyetliydik belli ki,
bunu aymazlık olduğunu anlamamız biraz uzun sürdü, yani şüpheden şüphe duymayı akıl etmemiz,
ama sonunda başardık tabi. Herkes kendi sözcüklerini kullanıyordu konuşurken, herkesin çöreklenmiş olduğu
anlam deposu farklıydı, makbuzlar aynı olsa da. Onun da ötesinde, sözcükler kirletiyordu. Ketumluktan
suçlanmaktan iyice bıktığımız günlerdi, böyle bir dönemimizde olmuştu gençliğimizde, yarım-ağır bir açımlama –
sese dökme harekatına girişmiştik,  yazıyla da yetinmez olmuştuk. Kim neyi nasıl anladı bilmiyoruz şimdi,
bilinmez de. Arada sırada yakalanan ipuçlarıdır ancak, bazen çakarlar, bazen çakmazlar; hiç anlatmasadydık da
olurmuş dedirtti bu yakaladıklarımız bize zaman zaman, ağır bir olası ya da gerçek hatayı düzelttiğimiz de
oldu gerçi, ama toplama çizgisini çektik, kaçınılmaz bir hareketti bu çünkü hesap adamıydık, tartmayı ve
ölçüp biçmeyi, en önemlisi de karşılaştırmayı severdik, çizginin altındaki hanelere yazılan sayılar ikna edici
bir ağırlık taşıyamadı bizim için, dinimizi değiştirmedik. Güzel sayılabilecek, en azından özlem dolu bir sevişmenin
ardından her şey konuşulabilir sanıyorduk bir ara, ki artık çok sevişmiş, çok susmuş ve yeterince konuşmuş
durumdaydık, yine de karşımıza dikilen tırnaklar ve iki adacığın, geçici bir süre birbirine dokunmuş iki kara
parçasının yeniden ve hızla birbirinden uzaklaşması irkiltebilmişti bizi, hiddetlenmiştik, hiçbir şey temiz
kalmıyordu işte, yaşananlar sözün boyunduruğunda hemen can veriyor, renklerini üzerlerinden atıp
duyuşsuz bir bozluğa bürünüyordu, hayata ihanet etmekti bu, başka bir şey değil. Hikaye etme edimi de
hayattan kaynaklandığında onu tanınmaz hale getiriyordu, anlatılan şeyin “hakiki” olmaması, yaşanmamış
olması, kişisel deneyimlerden olabildiğince uzak durması şarttı, ancak bu şekilde “hakikate” ulaşılabilirdi,
yazı ve söz, yani dil, ancak yan gözle, belli etmeden bakarsa ulaşabilirdi sahici olana, dümdüz baktığında
ve teşrih masasının çıplaklığıyla övündüğünde, gördüğünü sandığı ve gösterdiği şeyle, gerçekte gördüğü
ve aslında göstermesi gereken şey arasında büyük bir fark çıkıyordu ortaya. Bu durumda belki de yapılabilecek
en iyi şey, sözden tümüyle uzak durmak, sözü söze kırdırmaktan vazgeçmekti. Bir tür korunma yöntemi
olduğunu düşünmüştük bunun ilkin, karşılaştırılmaktan, dolayısıyla yenik ilan edilme olasılığından korkan ürkek
ve çelimsiz ruhların kendilerini korumak için er meydanını hükümsüz ilan etme çabaları değil miydi bütün bunlar,
sözü billurlaştırmayı beceremeyenlerin, bulanıklığa, belirsizliğe övgüsü… susmayı bilen, susmayı becerebilen
insanlarla tanışana, onların sanatını kapana dek sürdü bu. Bir sonraki aşama, “sanat” saydığımız şeyin
aslında “doğa” olduğunu anlamaktı. Sözü sözden arındırmak olduğunu anladık amacımızın, sözden sözü
çıkarmak ve söze ulaşmak, herhangi bir matematiğe tekabül ediyor muydu  bu, ediyordu elbette, sıfır, sıfır,
sıfır: bağladığı noktaya dönme, kusursuz bir eş-uzaklık, sonsuzluk. Bundan aşkın bir amaç olamayacağını anladık,
hemen anladık; doğru yolda olmanın bilgisi kavurmaya başladı bizi. Susayazdık. Gün geldi, sessizlikten bildik
her şeyi.

***

Keşke her şey bu kadar basit ve kişisel olsaydı; keşke binlerce yıllık çabanın ağırlığı ve bir dünya dolusu canlının,
anılarının ve umutlarının sorumluluğu üstümüzde olmasaydı.

Cem Akaş

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2009-05-11 23:09:25 - ....

soylence
sessizlikten bilinir her şey..
süreyya berfe'nin sözleri geldi gecti zihnimden..


Kayıp bir gün daha.
Çocuklar büyüyor, yaşlanıyoruz
seni seviyorum.

Soğuk bir çağrı daha.
Tanıdık bir boşluk, dağılıyoruz
seni seviyorum.

Gitti bir arkadaş daha.
Zaman ölüyor, duruyoruz
seni seviyorum.

Gizli-açık bir mutsuzluk daha.
Çok konuşuyorlar, sıkılıyoruz
seni seviyorum.

Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

b-iz.

/

kara'lanmasi ancak ak kağıtta
mümkün olan sevdanın
tükenmez dediğimiz
bi kalemle olusturuluyor olmasıdır anlattığım.

bir kalemin bir insan ömrünü
kırılarak bitirebildiği gibi
bir kalemin bir sevdayı
sonsuz kılmasıdır anlattığım.

yerli limitsiz sözcüklerde
ömrümce
ve sonsuza kadar
yasanabilecek bir "b-iz" olmasıdır anlattığım.




Ana Sayfa
Künye
Arşiv


MusicPlaylistRingtones
MySpace Playlist at MixPod.com